Mayıs ayının ortalarında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Bakanlık olarak hedeflerinin “0 İş Kazası” olduğunu belirten bir açıklama yaptı. Elbette geçmiş yıllarda duyduğumuz “kader, fıtrat” gibi kaza açıklamaları yanında görünürde kazaları kabul etmeyen bu “0 iş kazası” açıklaması hükümetin iş sağlığı ve güvenliği konusuna bakış açısının değiştiğini düşünmemizi sağlayabilirdi. Sağlayabilirdi diyorum çünkü ülkemizde özellikle devlet tarafında iş sağlığı ve güvenliği konusu hala rüzgarın yönüne göre söylemler ve sloganlardan öteye gidebilmiş değil.

İş Sağlığı ve Güvenliği Hedef Sıfır Deklarasyonuaçıklandığı yere ve hemen sonrasında iş sağlığı ve güvenliği alanında alınan “erteleme” kararlarına bakılınca sadece slogan olmaktan öteye gidemeyeceği baştan belli bir deklarasyon olarak kalıyor.

Öyle ki bu deklarasyonun yapıldığı yer olan İstanbul 3. Havaalanı İnşaatı şantiyesi bir çok açıdan iş sağlığı ve güvenliği ihlallerinin ve ölümlerin zirveye çıktığı bir şantiye. Şantiyenin, şehirden çok uzak olması ve olabileceğinden çok daha erken bir tarihte açılmak istenmesi nedeniyle basında asla burası ile ilgili olumsuz bir haber göremiyoruz. Öyle ki hiç bir ulusal haber sitesi veya gazetede 3. havalimanı ile ilgili iş kazası haberi yer almıyor. Ancak kâr amacı taşımayan, işçi hakları üzerine yayın yapan kaynaklara göre isimleri ile beraber bu güne kadar sadece bu şantiyede 20’ye yakın kişinin hayatını kaybettiği olayların detayları ve isimler ile birlikte yer alıyor.

Kağıt üzerinde nasıl olursa olsun fiili olarak devletin ana işveren olduğu bu şantiyede yaklaşık 3 yıldır olan sayısız iş kazası ve sayısı tam olarak bilinemeyen ölümlü kaza için önlem alınmadığı, daha doğrusu ortada önlem almayı düşünen bir anlayış olmadığı açıktır. Zaten internet ortamında yer alan bir çok tartışma platformunda, burada çalışan iş güvenliği uzmanı ve mühendislerin ifadelerinden de bu durumu anlayabiliyoruz.

Devletin çoğu durumda ana işveren olduğu diğer bir sektör ise madencilik sektörü. Ülkemizde madenler  ve yer altı suları gibi doğal zenginlikler kamu yani devlet malı olup çıkarılması veya işlenmesi için kiralanırlar. Madenlerde iş sağlığı ve güvenliği konusu da “Sıfır İş Kazası” hedefinin ne kadar ciddiye alındığının bir göstergesi.

Özel sektörü düşündüğümüzde ise geçtiğimiz günlerde karşılaştığım bir durumu örnek göstermek istiyorum. Linkedin platformunda büyük bir inşaat firmasının üst düzey yöneticisi 2016 yılında hiç iş kazası yaşamadıklarını gururla paylaşmış. Binlerce işçi çalıştıran dev bir firma ve 1 yıl boyunca hiç iş kazası yok. Düşününce ütopya bile olamayacak kadar kusursuz bir durum.

Ancak bu paylaşımın altına gelen ateşli yorumlar neticesinde, paylaşımı yapan yönetici sadece ölümlü iş kazalarının kayıtlarını tuttuklarını ve 2016 yılında hiç ölümlü iş kazası yaşanmadığı itiraf ediyor. Firmada “kimse ölmemişse kaza oldu demeye gerek yok” gibi bir anlayış hakim sanırım.

Ayrıca sadece ölümlü iş kazalarının kayıtlarını tutmak, işe veya bölgeye özel önlemler gerekip gerekmediğinin farkında bile olmadan standart önlemlerle şantiyeyi bitirmek anlamına gelir. Zaten piramit gibi 7. seviyeye kadar inen alt işverenlik anlayışı nedeniyle kaza kayıtlarını tutmak veya önceden önlem almak çok da mümkün değil.

İş Güvenliğinde Erteleme

İş kazaları ve ölümler tam gaz devam ederken bir de iş sağlığı ve güvenliği kapsamı sorunumuz var. Bildiğiniz veya şu anda öğrendiğiniz üzere ülkemizde tüm kamu kurumları ve 50’den az çalışanı olan az tehlikeli işyerlerinde iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi hizmeti zorunlu değil. Bunu biraz açarsak; şu anda neredeyse hiç bir devlet dairesi, çoğu devlet okulu, bir çok devlet hastanesi, plazalarda yer alan ofisler gibi yerlerde iş güvenliği hizmeti alınmıyor.

Kanunun çıktığı tarih olan 2012’de, bu işyerlerinin önce 1 Ocak 2016 daha sonra ertelemelerle 1 Temmuz 2016 ve 1 Temmuz 2017’de bu hizmeti alması planlandı. Yani bu işin kararını veren, yöneten, eğitim veren kişilerin olduğu iş yerleri, iş güvenliği konusunda 3-4 yıl hiç bir şey yapmasa da olur dendi.

Şimdi tam 1 Temmuz 2017’nin eşiğindeyken bu zorunluluk 2020 yılına ertelendi. Öyle bir kanun ki devlet kendi çıkardığı yasaya 8 yıl sonra uyum sağlamayı düşünüyor.

Zaten şu anda bu hizmeti alması zorunlu olduğu halde almayan işyerlerine de ceza yaptırımları uygulanmadığı için kanun can çekişir bir hal almaya başladı.

İş sağlığı ve güvenliği, bizim gibi temel eğitim ve güvenlik bilinci olmayan ülkelerde zorunluluk ve yasaklarla değil örnek davranışlar ve eğitimle ilerleyebilir. Ancak şu anda ilk örnek olması gereken devlet kurumları bu konudan olabildiğince muaf tutulmaya çalışılıyor. Ayrıca şirketlerin yönetim ve fikir üreten ekiplerinin çalıştığı ofis alanlarında da iş sağlığı ve güvenliği yok.

Bu konuyu dile getirdiğimde sık sık “buralarda zaten kaza olmaz, ne tehlike var ki ?” cevabıyla karşılaşıyorum. Konuya sadece iş kazası gözüyle bakmak, ofislerde çalışanların yaşadığı onlarca kronik sağlık sorununu göz ardı etmek anlamına geliyor. Bu başlı başına bir problem ancak asıl problem şirketin tehlikeli ve çok tehlikeli faaliyetleri ile ilgili karar alan kişilerin iş güvenliğinin ne olduğundan, bütçesi, operasyonu ve idaresi hakkında karar aldığı işlerin sağlık ve güvenlik risklerinden habersiz olmaları.

Ofisinde oturup iş güvenliği uzmanını yasal zorunluluk, işyeri hekimini ise ilaç yazan doktor olarak gören bir yönetici zihniyeti ile “sıfır iş kazası” hedefi yerine “sıfır iş güvenliği” hedefi daha gerçekçidir.

Her Yerde İş Güvenliği

İş güvenliği konusunda önümüzdeki diğer bir engel ise, iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarını sadece işyerleri ve çalışanlar ile sınırlı tutmamız. Örneğin mevzuatlarımız 20 kişinin çalıştığı ancak 1000 öğrencinin olduğu bir okulu 20 çalışan üzerinden değerlendirmektedir. Bu durumda 1000 öğrencinin maruz kalacağı riskler ve bunların tespiti için harcanması gereken iş gücü göz artı edilmektedir. Aynı şekilde her gün binlerce kişinin geldiği AVM ve hastaneler, kamuya açık alanlar gibi yerlerde de sadece sigortalı çalışan üzerinden değerlendirme yapılmaktadır.

Bu durum, şu anda yukarıda açıkladığım erteleme kapsamında olup iş güvenliği hizmeti almayan ancak her gün binlerce kişinin bulunduğu alanlarda iş güvenliğinin kendi haline bırakılması anlamına gelir ki durumun böyle olduğunu okul bahçesinde oynarken ölen, yangında yurtlarda mahsur kalan öğrencilerden, avm’de 5. kattan düşen insanlardan veya kışın belediye binasının önündeki donan mermer zeminde düşüp sakat kalan insanlardan biliyoruz.

Çok uzak değil, daha dün Sakarya’da bir su parkında 3’ü çocuk 5 kişi havuzda yüzerken elektrik çarpması nedeniyle hayatını kaybetti. Ölen diğer 2 kişinin de çocukları kurtarmaya çalışan parkın işletmecileri olması aslında konuyu çok güzel özetliyor. Haber Linki.

⇒ Elektrik tesisatında kaçak akım rölesi olması gerektiğini bilmiyorlar veya ihmal ediyorlar.

⇒ Islak alanda elektrikle yapılan işlerde nasıl önlem alınacağını bilmiyorlar.

⇒ Böyle bir durumda sudan elektrik çarpacağını akıl edemeyip insanların yüzmesine izin veriyorlar ve en son olarak elektriği kesmek yerine suya atlayarak çocukları kurtarabileceklerini düşünüyorlar.

Muhtemelen bu su parkında iş güvenliği hizmeti alınması, çalışan sayısı nedeniyle zorunlu değildi. Ancak parka gelen belki binlerce kişi ve tehlikeler hakkında bilgisi olmayan işverenler/yöneticiler hiç düşünülmedi. Sonucunda eğlenmeye gelen 3 çocuk ve bilgisi olmayan 2 işveren hayatını kaybetti. Çok acı bir tablo.

Bunun yanında evlerimizde ve günlük yaşantımızda, bizim tarafımızdan önlem alınması gereken çok fazla tehlike var. Çalışırken önlem alma sorumluluğunu işverenlere veya yöneticilere atabiliyoruz ancak evlerimizde kim sorumlu olacak ? Ülkemizde evinde elektrik çarpıp ölen kişilerin sayısı, çalışırken elektrik çarpıp ölen kişilerin sayısından çok daha fazladır. Ancak çalışırken ölen kişi “iş cinayeti” manşetiyle haber olurken evde ölen kişiye sadece çevresi üzülür. Aynı şekilde ev yangınlarının sayısı işyeri yangınlarından çok daha fazla.

Bu nedenle herkesin yaşam güvenliği kavramını iyi bilmesi ve bu konuda eğitilmesi şarttır. Elektriğin tehlikelerini bilmeyen birini ne evinde ne de çalışırken tam olarak koruyamazsınız. Yangının nasıl çıktığını bilmeyen bir insan, yangına karşı önlem alamaz. Bu konuda sorumluluk sadece kanun kapsamındaki işyerlerinde değil tüm kamu ve sivil toplum örgütlerinde olmalıdır. İlköğretim çağından başlayıp yaşam güvenliği bilinci çocuklara aşılanmalı, görsel medyada mutlaka halkı bilinçlendiren yayınlar yapılmalıdır. Ancak mevcut kanunlar ve uygulamalarımız olanı da ortadan kaldırmaya doğru ilerliyor.

Hedef Sıfır İş Kazası !

Tüm konuyu özetleyecek olursam, ülkemizdeki iş kazalarını sadece kanun çıkarıp yasaklar koyarak önlemek mümkün değildir. Bunun işe yaramadığını zaten görüyoruz. Ayrıca devletin denetim sorumluluğu ve otoritesini de kullanmıyor oluşu, kendisini konudan uzak tutup sorumluluğu tamamen “para odaklı” özel sektöre bırakması durumu daha vahim hale getiriyor.

Küçük yaşta başlayan yaşam güvenliği eğitimi, akılcı ve sınırları koyan bir mevzuat, etkili denetim mekanizması ve örnek devlet davranışları ile iş güvenliği veya yaşam güvenliği sağlanabilir. Bunların hiç birini yapamayan, eğitimi kağıt üzerinde yaparak rant haline getiren bir ülkede, söylemlerin içi boş sloganlardan öteye gitmesi hayal olur.

Yazımı bir siyasi eleştiri yazısı haline gelmeden bitirmek istiyorum. Kendi sağlığınız için sorumluluğu başkasına bırakmayın, evinizde ve işyerinizde önlem alın.

 

Daha Fazla Benzer Yazı
  • Yeni Linkedin Trendi “e-posta Bırakın Gönderelim”

    Linkedin bildiğiniz gibi iş profesyonellerinin sosyal ağı ve bence doğru kullanıldığında &…
Load More In Eleştiri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Check Also

Taşınırken Dikkat Edilmesi Gerekenler

Bu yazıda neler var ?Taşınma Öncesinde Yapılması GerekenlerEşya Kolileme ve EtiketlemeMobi…